Arama:

İslama göre pekte uygun olmayan biriyle evlenmek kader midir? Yoksa insanın kendi tercihimidir teşekkür ederim.

17 January 2009

Muhterem kardeşim

Biz yapacağımız her tür tercihimizden sorumluyuz, zira Allah Tealanın hakkımızdaki takdirini bilmiyoruz. Bu sebeple bu tür konularda karar verirken iyice araştırma yapmalı ve dinen sakıncalı bir işten uzak durmalıyız. Evlilik çok ciddi bir hadise olup fıtratımıza ve ahlakımıza uygun olmayan kimselerden, bilhassa bu kişiler bizim dini hayatımıza engel olacak ise uzak durmak gerekir.

Tasavvufta nefis terbiyesi nasıl olur? Kişi kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulabilir?

31 December 2008


Tasavvufi anlayışa göre insan, yaratılışında ilâhî cevher taşıyan bir mahiyet arz etmektedir. Allah insanı ahsan-i takvim üzere yaratmış, onu imtihan maksadıyla bu dünyaya göndermiştir. Bu durumda insan artı sonsuz ile eksi sonsuzluk arasında iyiye ve kötüye meyilli, hayır ve şer kapasitesine sahip yegâne varlıktır. Varlık âleminde melekler sadece hayır yapma kapasitesine sahip olup hiçbir şekilde isyanda bulunamazlar. Şeytan ise tamamen kötülük yapmak üzere programlanmış olup hiçbir surette hayırlı bir amelde bulunamaz. İşte insan nefsî itibarı ile şeytanî ve ruhu itibari ile de melekî bir varlıktır. Bu sebeple insan benliği çok boyutlu bir varlığa sahiptir. Pek çok insan kendini sadece nefisten ibaret olarak görmekte ve onun peşinden giderek ömrünü heba etmektedir. Hâlbuki nefsimizin pek çok katmanları olup bunlar dışarıdan gelen uyarıcıların durumuna göre şekil alır. Mesela birine kızınca nefs-i emmaremiz intikam almayı, vurup kırmayı emreder. Bir fakiri görünce ruhumuz ona yardım etmeyi ilham ederken, yine nefsimiz başımızı başka yöne çevirmeyi tavsiye eder. Tüm bu düşünceler bir insanda aynı anda çakıştığına göre biz hangi sese kulak vereceğiz, nefse mi yoksa ruha mı? İşte tasavvuf bize Kuran ve Sünnet çerçevesinde nefsimizi kontrol altına alarak ruhumuzu güçlendirmeyi ve onu vücut ikliminde hükümran kılmayı öğretir.[1]

Tarikat kurucusu büyük sufiler insanın terbiye edilmesinde iki ana metod izlerler, bunlardan birincisine nefsâni ikincisine de ruhâni metod ismi verilir. Genellikle nefsin olumsuz yönünü, yani hayvanî nefsi itaat altına almayı önceleyen tarikatlarda riyâzat, halvet, oruç, ağır ibadetlerle yapılan “cihad-ı ekber” sayesinde nefis zayıflatılmaya çalışılır. Bu meşrepteki sufiler nefisle muvafakat/uyum halinde olmayı Allah’la muhalefet/uyumsuz olmak olarak anladıklarından nefse muhalefeti temel ilke edinmişler ve “Nefsin arzu ettiği değil, onun zıddı olan şey doğrudur.” demişlerdir.[2]

Bir yandan yemeği, uyumayı, konuşmayı en aza indirmek ve inzivaya çekilmek, diğer yandan kendini ibadete, taate, zikre ve tefekküre vermek sûretiyle nefis zayıflatılır (bu hususlar aynı zamanda insanî rûhu güçlendirir) ve direnci kırılır. Nefse boyun eğdirmenin ve onu terbiye etmenin, disiplin altına almanın, bu suretle onu iyi bir hizmetçi haline getirmenin yolu budur.[3]

Çile çekerek, riyazat ve perhiz yaparak, nefsin mukavemetini kırarak nefsin yapısında var olan günah işleme ve kötülük yapma arzusunun (hevâ-heves) kökü kazınamaz, bunlar tümden yok edilemez. Zaten bu tür duyguların öldürülmesi ve yok edilmesi gaye de değildir. Önemli olan bu tür kötü duygu ve eğilimlerin etkisiz hale getirerek, insan üzerinde İlâhî iradenin, kalbin ve vicdanın hâkimiyetini sağlamaktır. Tasavvufta müritliğin anlamı nefsi terbiye etmek ve disiplin altına almaktır. “Ölmeden evvel ölmek” ve “fenâya erme” deyimleriyle de kastedilen budur.[4]

Nefs ile girişilen mücadelede başarıya ulaşmak kişinin tek başına elde edeceği bir netice değildir. Nefsin bilinmez, hesaba gelmez, tedbirle engellenemez ve buyruk altına girmez serkeş tabiatı ancak nefsin bu tabiatına vakıf bir kâmil insanla terbiye edilebilir.[5] Nefsi terbiye etmenin diğer metodu olan ruhâni metod konusu ise önümüzdeki sayıda ele alınacaktır.


[1] Bkz. H. Kamil Yılmaz, AnahatlarıylaTasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, s. 262

[2] Süleyman Uludağ, Tasavvufun Dili I, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 21; Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf: İslam’da Manevî Hayat, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 124-127.

[3] Uludağ, a.g.e., s. 22.

[4] Uludağ, a.g.e., s. 22

[5] Arpaguş, a.g.e., s. 72.

Bir önceki sayımızda nefsânî tarikatların metotları hakkında bilgi verilmiş idi, bu ayki sayımızda ise rûhânî tarikatlar hakkında bilgi verilecektir. Rûhanî tarikatlarda sâlik, vuslata “rûh” yolundan götürülür. ‘‘O’nun yaratılışını tamamlayıp tarafımdan ona rûh üfürdüğüm zaman…” (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) âyetinde ifade edildiği üzere Allah tarafından üflenmiş olan rûh, beden girince kesafete bürünmüştür, Hakk’ı müşahededen uzak kalmıştır. Bu kesafeti izale etmenin yolu zikir, fikir, teslimiyet, râbıta gibi nâfile ibâdetler rûhu beslemekten geçer. Bu metotta nefsâni tarikatlarda olduğu gibi uzun süreli halvet, çile, mücâhede ve mücâdele yoktur.
Nefsâni ve rûhâni metot arasındaki farkı daha iyi anlamak için şu misali verebiliriz. İki pehlivanın güreşini düşünelim, bu pehlivanlardan kötülüğü temsil edenin adı nefis, iyiliği temsil edenin adı da rûh olsun: Nefsâni metotta amaç rakip hakkında her tür bilgiye sahip olmak, onun tuzak hile ve oyunlarını öğrenmektir. Mümkün olursa rakip olan nefis pehlivanı açlık ve başka eziyetlerle güçsüz bırakılmaya çalışılır, böylece bizim desteklediğimiz rûh pehlivanı rahatlıkla onu alt eder. Bu metoda göre önemli olan rakibin tanınması ve onun zayıflatılmasıdır. Rûhani metotta ise rakipten çok bizzat desteklenen pehlivan merkeze alınır, yani rûh pehlivanı her tür manevi gıda ile desteklenir, rakip pehlivanın gücüne pek önem verilmez. Rûh pehlivanı çok güçlü olunca nefsin hiçbir oyunu onu kündeye getiremez.
Dolayısıyla Rûhâni tarikatlarda ‘‘çile” yoktur. Çilenin yerine rûhu saflaştırıp elest bezminde verilmiş olunan söze bağlı kalmak için gereken sâlih ameller işlenir. Bu şekilde nefs, rûhun emrine girmiş olur. Bu yolda sâlik; kalp, nefs, rûh, sır, hafî, ahfâ, letâif-i nefs, letâif-i küll, nefy ve isbât, murâkabe gibi mertebelerden geçerek sülûkünü tamamlar.
Rûhâni tarikatlarda çile olmamasının sebebine gelince, bu yolun büyükleri riyazetlerde bir tür şöhret olduğunu ve salikin bu şöhret sebebi ile maneviyattan geri kalacağını düşünmüşlerdir. Ayrıca onlar riyazetlerin çoğu zaman sadece rûhu değil nefsi de güçlendirdiğini müşahede etmişlerdir. Mesela Uzak Doğu mistisizminin dervişleri demek olan yogiler, çok ağır riyazetler yapmakta bunun sonucu ulaştıkları olağanüstü haller onlara şahsi bir tatmin verdiği için de iman ve İslam’dan mahrum kalmaktadırlar.
Rûhâni tarikatlar, salikin daima kendisini murakabe altında tutmasını, her nefes alış verişinde, yaptığı her işte kalbini denetleyerek Allah’ın rızâsını kazanmaya ve gönlünü nazargâh-ı ilâhî hâline getirmeye çalışmasını talim ederler. Bu tarikatlarda zikir “hafî”dir. Bu yöntemi kullanan tarikatların başında Nakşibendiyye tarikatı gelmektedir. Netice olarak bütün tarikatlar insanı hakka götüren yolun birer şubesidir. Herkes kendi meşrebine göre bunlardan istifade etmeye çalışır ve böylece Hakk’a layık bir kul olur.

Bundan 10 sene öncesine kadar esrar içiyordum. Ama son bir seneden beri ayda bir kaç kere içiyorum. Namazlarımı da kılıyorum. Ayda bir kaç kere kendimi bilecek kadar içtiğim esrarın kıldığım namazlara zararı olur mu?

31 December 2008

Sevgili kardeşim, Dinimize göre çoğu sarhoşluk verenin azıda haramdır,  meğerki azı sarhoşluk vermesin hüküm değişmez. Bununla birlikte namazlarınızı kılıyor olmanız çok güzel, zira insanın bazı emirleri yerine getirmemesi diğer emirleri de terk etmesine sebep olmamalıdır. Size tavsiyem esrarı bırakmak için öncelikle çevrenizi değiştrimeniz ve sizi esrar kullanımına sevkeden çevreden ayrılmanızdır. İkinci olarak tefekkür ve zikir bu tür uyuştusurucu madde bağımlılıklarını azalttığı ilmen de sabittir. Allah hepimize her tür kötü alışkanlıkları bırakma hususunda yardımcı olsun.

Selamun aleykum efendim dunyaya zuhur eden hemen hemen her peygamber her elci 1001 zorluk cekmiş ve dünyalik namina kazanilan bir şey için bizler gibi sevinmez iken kaybettikleri için de bizler kadar üzülmemişler.Peygamber varisleri de dahil olmak üzere hem insanliğa bir şeyi öğretmeye bir şeyi hatırlatmaya çabalamış ve uğraş göstermişler.Uğrunda uğrastıkları şey ise HAK ve HAKKI tanımak.Aziz Mahmut Hüdayi(k.s) olup Üftade hazretlerine koşar Mevlana olup Şemsi arar olmuşlar.İnsan eşref i mahluk sıfatına nail olmuş ama aslını unutmuş.Gönderilen 124 bin küsur elçi hep insanları bişeylerden uzak tutmaya çalışmış.Benim sorum şu dünya bir ağacın gölgesinde gölgelenmekten ibaret ise ve ahiret de uyandığımız da herşey bir rüya kadar kısa gelecekse neden insan nankörlüğünü bir kere daha en azılı şekilde gösterip verilen nimetleri görmez olur.İnsanı eşref-i mahlukat sıfatına erdiren olgu nedir? Efendim,HAK teala yarattıklarına karşı bir anne şefkatinden daha şefkatli ama neden insan bu şefkati idrak edemiyor.İnsanı meleklerin imrendiği vasıftan aşağıya indiren nedir.İnsan nasıl kendini bulur.Mevlananın da dediği üzere aşka uçmadıktan sonra kanatların neye yarar.Ama bırakın aşka uçmayı yerden cm olsun kımıldayamıyoruz.Bizim kanatlarımızı bütün görkemiyle açmamızı engelleyen şey nedir?İlim çok büyük nimet evet ama yarım ilim de çok kötü darbeler vuruyor sanırım.En dehşetli ve çetin savaş insanın kendi kendine yaptığı savaşmış şimdi anlıyorum ama bu savaşta hiç bir teknik bilmez ve hiç bir strateji bilmezken nasıl kamil insan yolunda adım atacaz? Nasıl kanatlarımızı açmayı öğrenecez ne olduğumuzu nasıl anlayacaz. Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ederken ashabı ile ana kardeş eş dost çoluk çocuk dinlemeden bütün dünyayı arkalarında bırakarak hicret etmediler mi? Bizi şu dışardaki okyanusta yüzmek varken bu küçük havuza mahkum eden ne? Dünyaya bağlılık mı? İç alemimiz de nasıl gerçeklestirebiliriz hicreti? Her nesneye bakarken evet bunu ALLAH yarattı şüphem yok demekten ziyade onun gücünü kudretini sırlarını nasıl idrak edebiliriz? Nasıl yaratıcının yarattığı her şeye bir kitap gözüyle bakıp o kitabı okuyabiliriz? Nasıl hedefine ilahi rızayı koyup ilk başta havuzda yüzmesini öğrendikten sonra okyanusta ona doğru su üstünde yürüyebiliriz? Bu öyle birşey ki yazılanların hepsi birbirine benziyor hepsi bu budur diyor ama anlasılan bu yazılanların dışında bir şey EFENDİM nasıl içimizdeki nefs-i sultani zulüm altındayken nefs-i hayvaniye karşı ve nasıl içimizdeki Musa firavuna karşı zor sıkıntı içindeyken nerden bulacaz Nil’e boyun eğdiren asayı? İnsan kendi iç aleminde bazı şeyleri çözemeden anlayamıyor efendim şu dünya adlı sanat kitabını anlayamıyor yaratıcının onu ne kadar sevdiğini değer verdiğini? Nasıl anlayacaz nasıl iç alemimizdeki ırmak bulanıkken onu sakinleştirip durgun olmasını bekleyeceğiz? Ashabın yanında kainatın yaratılıs sebebi vardı, Mevlana’nın yanında ona bazı şeyleri gösterebilecek öğretebilecek iç alemine seyehat etmesi için gerekli olan kapıyı gösteren Şems vardı, Orhan Gazi’nin yanında 600 küsur sene sürecek olan bir imparatorluğun temelini ilahi rıza yolunda atılmasını sağlayan Şeyh Edabali vardı. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin Üftade Hazretleri gibi bir hocası vardı. Onların da rehberi evvela yüce Kuran ve sünnetti. Ahir zaman fitnesinin fokur fokur kaynadığı yanına yaklaşanı anında yaktığı bu devirde sizler gibi hocalarımızın söz ve hikmetlerini şu zaman ve mekan engelini nasıl aşacağız. Şu dilimizin söylediğini ne zaman bütün kalbimizle tastik edeceğiz ne? Söylenenler ve yazılanlar elbette doğrudur ama ne zaman söylenen sözlerin ve yazılan kelimelerin inceliğini içinde barındırdığı sırlara inebileceğiz ve kanatlarımızı ne zaman açıp aşka uçabileceğiz? İlgilendiğiniz için bütün Altınoluk çalışanlarına teşekkür ederim. ALLAH razı olsun. Dua ile.

29 December 2008

Sevgili kardeşim uzun ve dertli mektubun için teşekkürler. Bu zamanda nefsin fitnesinden kurtulmanın en kestirme yolu insanın Salihlerle beraber olması ve onlar ile beraber maneviyatını güçlendirmesidir. Karamsar olmaya gerek yoktur zira insanlık tarihinin her döneminde Müslümanlar bazen sıkıntı bazen de huzur içinde yaşamışlardır. Önemli olan rahatlık döneminde şükür, sıkıntı halinde ise sabır halinde olmaktır.

Selamün aleyküm ben teheccüd namazlarına kalkmak için ne yapmalıyım?

28 December 2008

Teheccüd namazına gündüzden hazırlanmak gerekiyor. Gündüz gereksiz yere ihtilatlardan kaçınmalı, yemeklerini az yemeğe gayret etmelidir. Ayrıca uyku saatini çok geciktirmemeli, teheccüd öncesi uyku aralığını iyi ayarlamalıdır. İnsan gündüz vakti gecesine, gece gelince de gündüzüne hazırlık yapmalıdır.