Arama:

Bazı cemaatlerde tövbe almak diye bir uygulama vardır, bu nedir?

18 November 2008

Tövbe günahtan pişman olmak ve bir daha yapmamak üzere Allah Teâlâ hazretlerine söz vermektir. Müslümanın işlediği her günah için tövbe etmesi farzdır. Bununla birlikte tövbe almak bazı cemaatlerde tarikat dersi almak manasına gelmektedir. Zira tarikata giren insan öncelikle bir manevi rehberin (mürşidin) huzurunda günahlarına tövbe etmekte ve bir daha günah işlememeye söz vermektedir. Böylece mânevîyat yoluna giren şahıs, tövbe ederek Allah’a kul olmaya çalışacağını bir Allah dostu önünde tescil etmektedir. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdiği sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şâhid tutarak verilen söz daha bağlayıcı olur. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek mânevî halleri hakkında bilgi verecek olan mürid, en azından biraz daha kontrollü hareket etmeye çalışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murâkabe altına alması mümkün olmadığı zaman yaşadığı çevrenin etkisiyle dînî ve manevî duyarlılığının kaybolduğu görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktığı izleri izâle etme ve bir takım dış etkilere karşı direnç kazanma hususunda bir manevi rehbere bağlı olan, diğerlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşacağı bir mürşidi ve ihvanı vardır.

Aslında tövbeyi dîni bir tören haline getirmek, mürîdin tövbesini kolaylıkla bozmasına engel olmak için yapılan psikolojik bir destektir. Zira insan Allah Teâlâ’ya kullar önünde söz verince kendini daha sorumlu görür. Bununla birlikte tövbe almak günah çıkarmakla karıştırılmamalıdır. Hıristiyalık’ta ve özellikle Katolik kilisesinde papaz günahları affetme yetkisine sahiptir. Hâlbuki tasavvufi terbiyede mürşid sadece mürîdin tövbe etmesine yardım etmektedir. Tövbeyi kabul edip etmemek Hakk Teâlâ’nın iradesine bağlıdır, başka hiçbir aracının bu hususta yetkisi yoktur.

Ruh, beden, akıl ve duygunun birbirleriyle ilişkileri nasıldır? İnsanın bileşenleri nelerdir?

14 November 2008

İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Ruh, Allah tarafından üflenmiş olup ilahî bir menşei vardır. Bu sebeple insanı Allah’a götüren yolda ruhun güçlendirilmesi ve nefse galip olması gerekir. Nefis ise yine imtihan gayesi ile insana verilmiş, insanı dünyaya ve zevklere iten bir güç olup, buna hayvânî ruh ismi de verilir. Ruh, rahmanî nefs ise şeytanî etkilerin altındadır. Duygulara gelince bunlar insana mahsus, hem rahmanî hem de nefsanî yönleri olan ruhun ve nefsin yönelişleridir. Kızmak, sevmek, nefret etmek, haset etmek gibi pek çok duygumuz aslında dinin ve özellikle de tasavvufun ilgi alanına girer. Zira dinimizdeki pek çok günah ve sevap duygularla ilgilidir. Tasavvuf insanın sadece fiillerini değil, ruhunu güçlendirerek duygularını da kontrol altına almasını mümkün kılar. Duygularımız bize hayır veya şerre yönlendiren dâhili etkenler olduğu için bunların terbiye edilmesi, yani insanın sevgisini, nefretini, gazabını doğru şekilde yönlendirmesi gerekir. Tasavvuf, nefs muhasebesi, murakabe, tefekkür ve tezekkür gibi uygulamalarla duyguları kontrol etmeyi, doğru şekilde yönlendirmeyi bize öğretir. Bu manasıyla tasavvuf aslında bugün modern psikolojinin yaptığı çok önemli bir işlevi de yerine getirmektedir.

Akıl ise Allah Tealâ’nın bütün canlılar arasında insana bahşettiği en değerli yetenektir. Akıl doğru ile yanlışı birbirinden ayırmamızı sağlayan ilahî bir nurdur. Ne var ki akıl tek başına insanı hidayete götüremez. Diğer kabiliyetlerimiz gibi akıl da dîni süzgeçten geçirilmeli ve terbiye edilmelidir. Yoksa akıl kolaylıkla nefis ile işbirliği yapıp insanın kötülüklerini temize çıkarmanın bir aleti olabilir.

Tasavvufi eğitim ruhu beden memleketinde sultan yapar ve ruhun güçlenmesi ile akl-ı maaş dediğimiz dünyalık akıl uhrevi akla, akl-ı meâda dönüşür. Kısacası, ruh, beden, akıl ve duygu denkleminde asıl öğe ruhtur. Günümüz modern hayatında ise merkez nefis beden ve bunların hazlarıdır. O kadarki nefsin arzuları adeta putlaştırılmış ve hedonizmi (hazcılık) tek amaç haline getirilmiştir.

Tasavvuf, merkeze ruhu koymakla aklı, nefsi ve duyguları inkâr etmiş olmaz. Aksine bu hassalarımız daha yerinde ve kontrollü olarak bize hizmet eder. Bugün insanlığın bu hassaları kullanma konusunda büyük zaafları vardır. Tasavvuf bu manada hem Müslümanlara hem de bütün insanlığa yol gösterecek öğretileri içinde taşır.

Tasavvufî terbiyede mürîdin meşrebi mi yoksa mürşid mi daha önemlidir?

03 November 2008

Mürşid-i kâmil mürîdin meşrebini bilir ve ona göre eğitir bu sebeple her ikisi de önemlidir. Bazı meşrepler nadir de olsa tasavvufi eğitimi kabul etmez, bunun haricinde iyi niyetli olarak mânevîyat yoluna girenler istidatları oranında kemâlâta ererler. Maneviyat yoluna giren herkes Bâyezîd-i Bistamî veya bir Bahauddin Nakşibend (k.s) olamaz ama en azından farzları, haramları ve İslam’ın diğer emirlerini zorlanmadan severek yerine getirecek seviyeye ulaşabilir. Burada önemli olan başka bir husus da mürşid ile mürîdin meşreben birbirine yakın olmasıdır. Zaten birbirine benzemeyen meşrepler birbirlerini iter.

Tasavvufta pek çok tarikatın olması da aslında farklı meşreplerin olmasından kaynaklanmaktadır. Hareketli bir meşrebe sahip olan bir insan Kâdirilikle irşâd olunurken, daha sessiz ve vakur olanlar Nakşîliği tercih edebilir. Musikiye ve edebiyata düşkün bir insan yine bu tür uygulamalara önem veren bir tarikata, mesela Mevlevîliğe intisap eder. Hatta ahilik ve fütüvvet teşkilatı insanlara mesleklerine göre tasavvufi eğitim vermeyi hedeflemiştir ki hem sâlikler arasından hem de mânevî rehber ile aralarında meşrep farkı en aza indirilsin. Bu sebeple önceki dönemlerde şeyh efendiler kendi meşreplerine uygun bulmadıkları sâlikleri başka mürşitlere yönlendirmişlerdir.

Kâdirî meşrebe sahib bir mürşid tavsiye edebilir misiniz?

03 November 2008

Bu site de isim vermekten çok kâmil mürşidin tarifini yapabiliriz. Bu çerçevede okuyucu kendi kararını vermeli ve çevresince sevilip sayılan kemâlât sahibi bir mânevî rehberden yardım almalıdır.

Son dönem tasavvuf büyüklerinden Es’ad Erbilî (k.s)’un irşada ehliyetli bir mürşidde bulunması gereken özellikleri şu şekilde sayar:

-Mürşid, öncelikle şerîatın gereklerini yerine getirmeli ve istikamet sahibi olmalıdır.

-Mürşid insanları şerîate tabi olmaya çağırmalıdır, Allah Teâlâ’yı huzur ile zikir etmeye davet etmelidir,

-Mümkün mertebe bütün insanlara nasihat etmeli,

-İnsanlara takva ve istikamet yolunu göstermeli,

-Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet gözüyle bakmalı,

-Küçüklere merhamet büyüklere saygı göstermeli,

-Müritlerine yetecek kadar fıkıh ve akaid bilgisine sahip olmalı,

-Müritlerinin ayıplarını gizleyip ifşa etmemeli,

-Gönül zenginliğine sahip olması, ancak Hakk’ın rızasına muhalif işlerde kızması, güzel ahlaka sahip bir insan-ı kâmil olmalı.

Netice olarak kâmil bir mürşidin hayatı ve amelleri Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye ahlâkının yaşanmasından ibârettir. Mürşid-i kâmillerin Kitap ve sünnete bağlılıkları daha bir üst derecededir.

Diğer önemli bir özelliği ise kâmil mürşid söz ve hâlleriyle sâlike Allâh’ı hatırlatır. Allâh’ın velî kulları yaptıkları zikir, fikir ve amellerle İlahi tecellilere kâmilen mazhar oldukları için etrafındakilere dâimâ Allâh’ı hatırlatırlar. Nitekim ashâb-ı kirâm:

“- Allâh’ın velî kulları kimlerdir?” diye sorduklarında, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

(Allâh’ın velî kulları) yüzlerine bakıldığında Allâh Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4) buyurmuştur.

Mürşidler Allah’ın kullarına karşı çok merhametlidirler. Ayrıca onların ayıplarını ifşa etmeyip daima örterler. Hata ve kusurları affederler. Cenâb-ı Hak, Halîm’dir; mürşidlerde hilm sâhibidirler.

Onların ibâdetlerinde ciddiyet ve huşû vardır. Davranışlarına çok dikkat ederler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in izinden yürüdükleri için onların duâları diğer insanların duâlarından daha makbûldür. Vücutları zâkir hâle gelip sadırları da berraklaştığı için girdikleri yerlere ferahlık verirler.

Nasıl ki; elektriğe tutulan bir insan sarsılır, gerçek bir mürşidin de insanın rûhunu önce biraz sarsması, sonra da onu ihyâ edip mânevî ufuklara götürmesi lâzımdır.

Mürşitlerde aranması gereken en önemli özelliklerden biri de silsile yani mânevî tâyindir. Bir zâtı mürşid tâyin etmek üzere bir zümrenin toplanması yeterli olmaz. Bu vazîfe, Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kadar uzanan sahih bir silsileden icâzetli bir mürşid-i kâmilin tâyini ile olur.

Mürşidler aynen fukaha gibi bazı tasavvufî konularda içtihad ederler. Manevi hayatla ilgili ihtiyaçlara tamamen Kur’an ve sünnet çerçevesinde cevap vermeye çalışırlar.

Bu özellikleri taşımayan ve bahusus Kur’an-ı Kerim’in ahkâmını yaşamayan kimselerden rehberlik beklemek boşunadır. Hatta bu tür şahıslardan faydadan çok zarar gelir. Tasavvuf kitapları baştan sona sahte şeyhlerin zararlarını anlatan hikâyelerle doludur. Özellikle Mevlânâ’nın mesnevisi bu konuda ilginç örnekler verir. Akıllı bir mânevîyat yolcusu tasavvuf yoluna intisap etmeden gireceği yolu iyice araştırmalı ve iradesini şuurluca kullanmalıdır. Mânevî rehberi seçerken yukarıdaki kıstasları iyice araştırmalı, körü körüne her önüne çıkana inanmamalıdır. Bununla birlikte bir kere yola girince de artık kaygılar ve şüpheler terk edilmeli, rehberin tavsiyelerine uyulmalı, şeytanın iğvasına aldanmamalıdır.

İnsan günümüzde üveysî olabilir mi?

27 October 2008

Üveysîlik; bir mürşid ile görüşmeden, mânevî yolla; rüya tarikiyle ondan feyz almaktır. Allah’ın bazı kullarına özel bir tecellisidir. Hz. Peygamber devrine yetiştiği halde O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî unvanını alamayan Üveys Karenî’ye nisbetle ortaya çıkmış bir kavramdır. Daha sonra mürşidini görmeden mânevî yolla feyz alanlara bu zâtın adına nisbetle ‘üveysî’ denmiştir. Ana kaide tarikatta silsiledir, teselsüldür yani insanın mânevî eğitimini yaşayan bir mürşidin rehberliğinde tamamlamasıdır. Hâlbuki üveysîlik istisnaî bir yoldur. Çoğu zaman üveysîlerin kendilerine faydası olsa bile başkalarına rehberlik edemezler. Her ne kadar tasavvuf tarihimizde şah-ı Nakşibend gibi büyükler üveysî yolla feyiz almışlarsa da bu onların sadece bu kanaldan beslendiği manasına gelmez. Tabiî ki her dönemde Üveysîlik mümkündür ama insan bu tür olağanüstü hâdiselere bel bağlamamalı, yaşayan bir mürşidden terbiye almalıdır.

Dini ilimleri öğretmek çok mesuliyetli bir iştir, yüce Kitabımız Kuran emanetlerin ehline verilmesini emreder. Bu sebeple silsileye bağlı bir mürşid bulmak son derece önemlidir.